Vicdan Vakfı Araştırması: OHAL ve KHK Süreci Ailelerde “Görünmeyen Enkaz” Bıraktı

Vicdan Vakfı Sosyal Araştırmalar Komisyonu, “OHAL’in Görünmeyen Enkazı: Aileler” başlıklı canlı yayınla, 15 Temmuz sonrası olağanüstü hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) süreçlerinin Türkiye’de aile yapıları üzerindeki etkilerini konu alan kapsamlı bir araştırmanın ilk bulgularını kamuoyuyla paylaştı. 17 Eylül akşamı Vicdan Vakfı’nın YouTube kanalından yayınlanan programa, Vakıf Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Sosyal Araştırmalar Komisyonu üyesi Melih Ruşen Çalıkoğlu’nun moderatörlüğünde, araştırmayı yürüten siyaset bilimci ve avukat Dr. Yasemin Ceylan ile sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel konuk oldu.

Yaklaşık bir yıl önce başlatılan çalışma kapsamında 1.261 kişiye ulaşıldığı, bunların 800’den fazlasının anketi tamamıyla doldurduğu belirtildi. Araştırmacılar, OHAL ve KHK sürecini ailelere dışarıdan gelen bir “şok” olarak ele aldıklarını; hem nicel anket verilerini hem açık uçlu sorularla toplanan nitel verileri bir arada değerlendirdiklerini aktardı.

Sayılarla tablo

Çalıkoğlu, 80 milyon nüfuslu Türkiye’de yaklaşık 2-3 milyon kişinin bu süreçte terör soruşturması geçirdiğini, bunun her 40 vatandaştan birine denk geldiğini belirtti. Yaklaşık 450-500 bin kişinin cezaevi süreci yaşadığını, bunun da her 200 kişiden birine karşılık geldiğini vurguladı. Resmi rakamlara göre 163.283 kişinin kamu görevinden ihraç edildiği, buna sözleşmesi feshedilenlerin ve mesleki sertifikaları iptal edilenlerin dahil olmadığı kaydedildi.

Araştırmaya katılanların yaklaşık %70’i aynı anda beş farklı baskı biçimine -yurt dışı yasağı, gözaltı, hapis, işsizlik ve doğrudan ihraç- maruz kaldığını bildirdi. Katılımcıların %95’i yurt dışı seyahat yasağı, %81’i gözaltı, %76’sı iş bulamama yaşadığını ifade etti. İhraç öncesi asgari ücretin ortalama 24 katı gelire sahip olan katılımcıların, ihraç sonrasında ortalama asgari ücret seviyesine gerilediği aktarıldı. Kamu sektöründe çalışanların oranı %78 iken, OHAL sonrasında kendi işini kurabilenlerin oranının yalnızca %3’e düştüğü belirtildi.

Evlilikler “tiyatroya” dönüştü

Katılımcıların %75’i evliliğini resmi olarak sürdürüyor; ancak Dr. Ceylan bu oranın aile birliğinin sarsılmadığı anlamına gelmediğini vurguladı. Açık uçlu yanıtlardan derlenen “Evliliğimizi yaşlı moduna aldık, bu evlilik bir tiyatroya dönüştü” ve “Eşimle aynı evi paylaşan iki yabancıyız” gibi ifadeler dikkat çekti. Resmi boşanma oranının %16’ya yaklaştığı, buna hapis, yurt dışına çıkış veya saklanma nedeniyle zorunlu fiziksel ayrılık yaşayan aileler de eklendiğinde sürecin aile birliğini birçok boyutta sarstığı belirtildi.

Araştırma, statü ve rol kaybının evlilik içi gerilimin en önemli tetikleyicisi olduğunu ortaya koydu. Katılımcıların dörtte üçünün erkek olduğu çalışmada, kadınların cezaevindeki eşleri adına ailenin geçimini üstlenerek güçlenmesinin, erkeklerde “söz hakkı” ve toplumsal cinsiyet rolü kaybı algısı yarattığı aktarıldı. Bir katılımcının “Benim ihraç olmam eşimin tekrar göreve dönmesiyle kendinde hak ve üstünlük görmesine sebep oldu… beni gereksiz bir yük olarak gördü” sözleri örnek gösterildi.

Çocuklar en ağır bedeli ödüyor

Paylaşılan verilere göre, 0-6 yaş arası 803 çocuk halen ebeveyniyle birlikte cezaevinde bulunuyor; son on yıllık süreç toplamda değerlendirildiğinde bu rakam yaklaşık 67 bin çocuğa ulaşıyor. Cezaevlerinde şu anda 21 bin kadın bulunduğu belirtildi. Araştırmacılar, ebeveynlerin süreci bir anlam çerçevesine oturtarak görece “anlamlandırabildiğini”, ancak sürece hiçbir dahli olmayan çocukların bu ağır bedeli anlamlandıramadan ödediğini vurguladı. Katılımcıların %69’u geleceğe dair yüksek kaygı taşıdığını, gençlerin %80’i yurt dışına gitmeyi arzuladığını belirtti. Araştırmada ayrıca kamuoyunda “pembe oda” olarak bilinen aile ziyaret hakkının KHK’lı mahpuslara tanınmadığı, bunun uzun tutukluluk süreleriyle birleşince çiftlerin çocuk sahibi olma imkânlarını doğrudan etkilediği örneklerle aktarıldı.

Psikolojik destek sınırlı kaldı

Katılımcıların yalnızca %7’si profesyonel psikolojik destek alabildi; bunun temel nedeninin ekonomik yoksunluk olduğu ifade edildi. “Bir gecede vatan haini ilan edildim, 20 yıllık saygınlığım bitti” ve “Kızım 6 yaşında stresten saçlarını yolmaya başladı” gibi katılımcı ifadeleri, sürecin bireyler üzerindeki psikolojik ağırlığını gözler önüne serdi. Katılımcıların yaklaşık %90’ının muhafazakâr bir toplumsal kesimden geldiği, buna rağmen geniş aile düzeyinde de yüksek oranda (%75 civarı) dışlanma ve güven kaybı yaşandığı belirtildi. Prof. Dr. Kentel, “aile yılı” gibi söylemlerle ailenin kutsandığı bir dönemde bu denli büyük bir tahribatın yaşanmasının, “aile” söyleminin siyasi bir cila olarak kullanıldığını gösterdiğini söyledi.

“Anlam yeniden inşa edilmeli”

Dr. Ceylan, mağduriyet dilinden ziyade hak temelli bir dilin benimsenmesi gerektiğini; bireylerin savunma pozisyonundan çıkıp anayasal haklarına vurgu yapan bir söyleme geçmesi gerektiğini vurguladı. Kentel ise ortak bir “biz” anlayışının farklı kesimler arasında (Kürtler, Aleviler, LGBTİ+ bireyler, başörtülü kadınlar vb.) dayanışmayla mümkün olacağını, aksi halde benzer baskı döngülerinin tekrarlanacağını belirtti.

Programın kapanışında, araştırmanın tam metninin yakın zamanda ayrıntılı bir rapor olarak dijital ortamda paylaşılacağı duyuruldu.

Paylaş:

Leave a reply

Vicdan ortak dilimizdir.
Ayrı hikayelerden ortak vicdana.

Menu

İletişim

Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, 17/12 6. Kat, Kızılay / ANKARA

Destek Ol

Vicdan bir duygu olarak kalırsa kaybolur; bir davranışa dönüşürse çoğalır.